Pazartesi, Eylül 14, 2026

60’LI YILLARIN TOPLULUKLARI: “Yesterday”

1986, NOKTA.

1960’larda Türk hafif müziğinin temellerini atan isimlerden pek azı bu uğraşı sürdürüyor. Nokta, Gökçen Kaynatan, Ali Atasagun, Cahit Oben gibi “ihtiyar delikanlıları” aradı.

İş adamı, çalışma odasındaki küçük pikaba eski 45’lik plağı koymuştu… Berkant, “Samanyolu”nu söylüyordu… “Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek…” Masasında açılı duran eski defterden, bir zamanların gözde gazetesi “Akşam”ın sararmış kupürleri göz kırpıyordu: “Önceki gece Caddebostan Budak Sineması’nı bir harp meydanına çeviren ye-ye’ci gençler, 130 sandalyenin kırılmasına sebep olmuş, gittikçe coşan dinleyicilerin daha fazla hasar yapmasına mani olmak için konser yarıda kesilmiştir. Topluluğu dinlemek için sinemaya gelen bine yakın genç saçlarını yolmaya ve iskemlelerin üzerinde tepinmeye başlamışlardır. Gençleri teskin etmeye çalışan polisler daha sonra inzibat askerleri ile takviye edilmiştir.”

Telefon çaldı. İç hattan sekreteri arıyordu; “Bir ziyaretçiniz var efendim.” İş adamı, dalgın, cevap verdi: “Burada yokum…” Sekreter şaşırmıştı. “Anlayamadım efendim, yok musunuz?”

“Hayır kızım,” dedi iş adamı, “Yokum. 1960’lardayım. Gençliğime doğru uzandım şöyle bir…”

Altın 60’lar. Bugün yaşları 40 dolayında olan “ihtiyar delikanlıların” hasretle andığı 1960’lar, enflasyonun bilinmediği, geleceğe umutla bakılan yıllardı. “61 Anayasalı”, çift meclisli, AP iktidarlı, TİP’li, ekonomik kalkınma hamleli bir dönem… “Beat” müziği bütün dünyayı olduğu gibi Türkiye’yi de kasıp kavuruyor, ortalık pıtırak gibi yeni yeni müzik topluluklarıyla dolup taşıyordu. Genellikle bir solo gitar, bir bas gitar, bir ritm gitar ile bir de bateriden oluşan bu topluluklar, gene çoktan anılara karışmış, o günlerin çok bildik mekânları olan yazlık sinemaların derme-çatma sahnelerinde, düğün salonlarında, okullarda boy göstermiş, sonraları plak yapmaya da başlamışlardı…

Yolu Erol Büyükburç, Şevket Uğurluel gibi isimler açmış, ilk kez bir “Türk pop müziği” doğmuştu. Gökçen Kaynatan’ın cumartesi günleri öğleden sonra İstanbul Radyosu’nda yayınlanan programı bütün okullu gençleri radyo başına koşturuyor, Fecri Ebcioğlu ile Sezen Cumhur Önal çaldıkları parçalarla ortalığı kasıp kavuruyor, Engin Arman’ın sonradan TRT-3’e dönüşecek “İstanbul İl Radyosu” programları gençliği coşturuyordu. O yılların gözde şarkıcıları Johnny Halliday, Sylvie Vartan, Patricia Carli, Adamo gibi isimler turnelerinde mutlaka İstanbul’a da uğrayıp konserler veriyorlar, yabancı okullarda okuyan gençler “Salut Les Copains” ve “Bravo” dergilerini izleyebilmenin ayrıcalığıyla çevrelerine “hava basıyorlardı”

Yeni müziğin Türkiye temsilcileri arasında başta Gökçen Kaynatan ve grubu olmak üzere Cahit Oben, Erkin Koray, Ali Atasagun, Somer Soyata ve Moğollar, Yarasalar, Kuyruklu Yıldızlar, Mavi Işıklar, Mavi Çocuklar, Vahşi Kediler gibi egzotik isimlere sahip topluluklar vardı.

Kısıtlı olanaklar. “Gitarımın içine mikrofon koyup kordonun öteki ucunu da radyoya bağlamıştım… Böylece, belki de Türkiye’de ilk bas gitarı ben yaptım!” Erkin Koray, 1962 yılında verdiği ilk konserlerinden birinde gerçekleştirdiği teknoloji atılımını böyle anlatıyordu. Cahit Oben ise, ses yükseltici olarak kullandığı teyzesinin radyosunu iki de bir evden gizlice kaçırıp konsere götürdüğünü gülerek hatırlıyor ve “fazla yüklenmekten sonunda radyoyu patlatmıştık” diyordu… Her türlü kısıtlı olanağa rağmen Türkiye’de hafif müziği sevdirmek uğraşını yılmadan veren o zamanın gençleri şimdi yirmi yıl öncesine hasretle ve gülümseyerek bakıyorlardı. Ali Atasagun, gecenin geç saatlerinde, şimdi ünlü bir yayın organını yöneten gitarcı arkadaşıyla ağaç tepelerinde, damlarda dolaşıp afiş astığını ve bekçilere yakalandığını unutamıyordu. Konserlerin en ateşli yerinde derme çatma ses tesisatının birdenbire bozulması, gençlerin seslerini duyurabilmek için avaz avaz bağırmak zorunda kalmaları, o sıralar çoğu lise öğrencisi olan müzisyenlerin “Bir çalgıcılığın eksikti, otur derslerine çalış, başımıza hayta kesildin” diyen aileleriyle çatışmaları da bir diğer ortak yanlarıydı.

Baki kalan bu kubbede bir hoş gitar sedası imiş… “Bütün bu aksaklıklara, oturmamışlığa rağmen biz Türk hafif müziğinin başlangıcı olduk galiba. Ürettiğimiz bir şey yoktu, bunu biliyoruz ama, o yıllarda önemli olan en iyi taklidi yapabilmekti…” Uğur Dikmen, yirmi yıl kadar sonra dönemi böyle Özetliyordu, Moğollar grubunun bas gitarcısı Hasan Sel de, “60’ların sonlarına doğru üretkenliğe geçildi” diyor ve “Ilgaz” türküsünü ilk kez çok sesli olarak düzenlediklerini hatırlatıyordu. Gençler, 1970’lere doğru kendi bestelerine ve Türkçe sözlü parçalara ağırlık vermeye başlamışlar, Siluetler, Selçuk-Rana Alagöz, dönemin flaş isimlerinden TPAO Batman Orkestrası, daha önce Belçika’da “Baby ve Sitter” gibi plaklar yapmış Barış Manço gibi adlar bu özgün ve gerçekten “Türk” müziği yaratmaya koyulmuşlardı.

Neredeler, ne yapıyorlar? 1960’ların hafif müzik hayatına damgalarını vuran bu bir avuç gençten çok azı, profesyonel düzeyde müzikle uğraşmaya devam etmiş, çoğu “evlenmiş, barklanmış, iş-güç sahibi olmuş” ve isimleri anılarda kalmıştı. Nokta, bu emekli 1960 kuşağını tek tek araştırdı. Ali Atasagun’u müziği ve mimarlığı bırakmış, fabrikatör olmuş ve sanayide kullanılan elmasların üretimiyle uğraşırken buldu. Gökçen Kaynatan gitarını rafa kaldırmış, mobilyacılık yapıyor, Cahit Oben diğer mesleği olan ziraat mühendisliğine dönmüş, Edremit’te babadan kalma zeytinlikleriyle uğraşıyordu.

Somer Soyata’nın grubundan Atakan Demir Dünya İktisadi Araştırmalar Şirketi’nin genel müdürü olmuş, Moğollar’ın Hasan Sel’i HIT giyim mağazasını kurmuştu. Hürriyet gazetesinin önayak olduğu yarışmaları, sonraki yıllarda da sürdüren Milliyet’in 1968’de birincilik verdiği Robert Kolej’in “Optikler” grubu şimdi birer iş adamıydı. İkinci olan Galatasaray Lisesi’nin ünlü “Zazie” parçasının bestecisi Cengiz Yılmaz bir deri konfeksiyon ve ihracat şirketinde müdürlük yapıyor, gitarıyla genç kızların gönlünü fetheden Haluk İşmen inşaat müteahhitliğine soyunuyordu…

Bu “emekliler”, bir yandan işleriyle meşgul olurken bir yandan da eski arkadaşlarından Barış Manço, Erkin Koray, Selçuk Alagöz’ün yeni parçalarını izliyorlar, kendilerini “çok iyi birer dinleyici” olarak niteliyorlardı. Ama kendi dönemlerinden bugüne Türk hafif müziğinin gelişme serüveninden pek de hoşnut değillerdi.