Salı, Eylül 15, 2026

NEDİR bu NOEL/YILBAŞI/NOEL BABA?

DEDEKORKUT VE YENİ YIL

Kutsal günlerimizden biri olan Regaip Kandilinin Hıristiyanların günü bulunan Yılbaşına tesadüf etmesi; zihinlerde ve basınımızda bir hayli tartışma konusu oldu. Sebepsiz de değil. Garplılaşmada meseleler özü, esası ile değil de teferruatı daha doğrusu alayişli taraflarıyla mütalâa ve kabul edilmesi yüzünden Noel Baba taklidi de bazı mantıksız kozmopolit muhitlerin âdetleri arasına girmiş bir durum arz etmektedir. Bu basit gibi görünen vakıanın cemiyetimize gerek millî ve İçtimaî gerekse dinî ve manevî ve hatta maddî bakımlardan zararları büyük olmuştur. Hâdisenin seneden seneye bu kadar şümullü bir vaziyet arz etmesi; bazı kıymetlerimizi bu vadide düşünmeğe sevk etmiştir. Nitekim “Türk Yurdu” mecmuasının 9 uncu sayısında “Nejdet Sançar” mevzuun cemiyetimiz için anormalliğini tebarüz ettirmekle beraber, vakıayı kabul etmekte ve milletimiz için en iyi çareyi de söylemektedir. Noel Baba yerine Dede Kor kurt… Ne yazık ki yazar bu insan hakkında hiçbir bilgi vermemektedir.

Yani garp âleminin nelerini kabul edip sür’atle tekâmülümüze mesnet yapmamız icap ederken, nelerini kabul etmişiz bir düşünmek yeter… Bu durumda şairin mısralarını nasıl hatırlamazsınız:

“Bir zamanlar biz de millet,

Hem nasıl milletmişiz?

Gelmişiz dünyaya Milliyet nedir öğretmişiz…’

Evet, bizim de tarihî efsanevî, aziz ve kutsal insanlarımız vardır ve pek çoktur. Bunlardan biri de “Dede Korkut”tur. Dede Korkut, Korkut Ata, Dede Sultan, Dedem Korkut diye anılan bu Türk ananesinin timsali, harikulade de şahsiyetin; ne zaman ve nerede yaşamış olduğu kesin olarak bilinmeyen bu efsanevî zatın tek eseri : Berlin Kütüphanesi Yazmalar kısmı 203 numarada bulunan “Kitabı Dede Kor kut”tur. Onun şahsiyeti bu kitapta şöylece tanıtılmaktadır : “Resul Aleyhisselâm zamanına yakın Bayat boyundan Korkut Ata derler, bir er koptu. Oğuzun ol kişi tamam bilicisiydi, ne derse olurdu. Gayıbdan dürlü haberler söylerdi. Haktaalâanın gönlüne ilham iderdi. Korkut Ata, Oğuz kavminin müşkülünü hallederdi. Ne iş olsa, Korkut Ata’ya danışmayınca işlemezlerdi. Her ne ki buyursa kabul iderlerdi. Sözün tutup tamam iderlerdi.”

Bilgin Radloff : “İç Asya’da, Sirderya nehrinin Aral gölüne yakın yerinde Korkut İstasyonu civarında (Korkut Ata) kabri vardır. Kırgız Kazaklar, Özbek  Karakalpaklılar bu kabri ziyaret ederler. Kırgızların destanları olan (Manas Destanında) Korkut ismine rastladığımız gibi (Kitabı Dede Korkutta) bulunan unsurları da görüyoruz” demektedir.

Kitabı Dede Korkut, yukarıda bir kısmını verdiğimiz giriş kısmı ile hepsi birbirinden güzel hikâyelerden ibaret bir Türkçe kitaptır ve “Dede Korkut Masalları” diye bütün dünyaca tanınmıştır. Dede Korkut masalları; Türk Edebiyatının en orijinal metinlerini ihtiva eder. 

Bizim kahramanlığımızın, vefakârlığımızın, sadakatimizin, sevgi, şefkat ve nefret hislerimizin çalkandığı, türlü tecelliler gösterdiği efsanelerin her nesil tarafından zevkle okunacağı bir fevkalâdelikler yığınıdır.

İçinde pek çok türlü ve çeşitli zenginlikler taşıyan bu hikâyelerin atmosferi bünyesinde her Türk ve Müslümanın kanında bulunan bir hararet ve cevvaliyet vardır… Onda, kış gecelerinde ocak başlarında aradığımız sükûn saatlerinin, pencereden karlı ufukları seyrederken duyulan içlenmelerin, muhayyilenin sergüzeştlere atılmağa hazır bulunduğu karlı, bembeyaz gece yarılarının esrarlı enginliği saklıdır. Kitap hakikî bir efsaneler hâzinesidir. Ve Türk ırkının fevkalâde cazip kahramanlığının harikulâdelikleriyle doludur. Bu eser :           Salın

Kazan, Bamsı Beyrek, Uruz Bey, (Duha Koca Oğlu) Deli Dumrul, Kan Turalı, (Kazılık Koca Oğlu) Yüğnek, Basat  Tepegöz, (Beğil Oğlu) Emre, (Uşun Koca Oğlu) Seğrek, îç Oğuz  Dış Oğuz gibi enteresan hikâyeleri bağrında toplar, ifadesi, çok tatlı, güzel, merdane, ve şiirlidir. Misâl olarak “Deli Dumrul” isimli hikâyedeh bir şiir ve bir de nesir parçası vermeyi faydalı buluyorum:

“Yücelerden Yücesin

Kimse bilmez nicesin ?

Görklü tanrı.

Çok cahiller seni,

Gökte arar, yerde ister,

Sen hod müminlerin gönlünsen.”

“Dedem Korkut geldi, boy boyladı, soy soyladı. Bu boy Deli Dumrulun olsun, benden sonra alp ozanlar söylesin. Alnı açık cömert erenler dinlesin” dedi.

Bu hikâye şöylece bitmektedir:

“Yöm vereyim Hânım: Yarlı kara dağların yıkılmasın. Gölgelice kaba ağacın kesilmesin Kan gibi akan güzel suyun kurumasın. Kaadir Tanrı seni namerde muhtaç etmesin. Ak alnında beş kelime dua ettik, kabul olsun. Yığıştır sın, biriktirsin, günahımızı adı görklü Muham mede bağışlasın.”

Dede Korkut, hatırası, çok gerilere kadar uzanan tarihî bir şahsiyettir. Fakata hakikî hüviyeti henüz anlaşılamamıştır. Esasında onu halk ananesinde yaşayan hatıralarıyla görmek en münasebidir. Bu hale Dede Korkut bir musiki ve hikmet perisidir. Manevî otoritesi bütün millete ve halk tabakalarına hâkimdir. Olmuştan ve olacaktan haber verir. Halk başı darda kalınca kendisine müracaat eder. Düğünlerde, ad koyma törenlerinde, kopuzu, boylama ve Boylamalarıyla en önemli mevki onundur. Birçok vecizeler, ata sözleri, halk hikmetleri hep ona nispet edilmektedir. Hânın huzurunda kahramanlık hikâyelerini, Türk mitolojisine ait parçaları anlatan odur. İyi kimseler hakkında dua eden, kötüleri taşlayıp yeren hep odur. Özet olarak halk düşünceleri, hisleri, hassasiyeti ve kahramanlığı, Dede Korkut’ta kendisine bir timsal ve ifade bulmuştur. Bir milletin hafızasına bu kadar kuvvetle nakşedilmiş bir varlığın sırf efsanevî bir mevcudiyet olmaması ve öylece kalmaması icap eder. Fakat onun ömrü bir milletin ömrü kadar uzun sürmüş gibidir. Tarihî hadiselerin yeri ve zamanıyla birlikte o da devirden devire intikal ederek günümüze kadar gelmiştir. Dede Korkut’taki yer ve kabile isimleri Türkistan’da eskiden beri mevcuttur. Sonradan doğu Anadolu’da da aynı, isimlere tesadüf ediyoruz. Bu bakımdan Dede Korkut’a efsaneden kitaplara geçmiş nazarıyla bakmak icap eder. Fakat efsaneye onu ilk verenin de tarih olduğunda şüphe etmemelidir.

Yukarda da söylediğimiz gibi bir milletin (ve hele Türk Milletinin) hafızasına bu kadar kuvvetle nakşedilmiş bir varlığın sırf efsanevî bir mevcudiyet olarak kalmaması lâzımdır.

Garp medeniyetinin, öteden beri bir zihniyet meselesi değil de, daha ziyade dışa, satha ait bir takım hareketler şeklinde anlaşılması; millî ve İçtimaî dertleri az olmayan cemiyetimizi yeni ve lüzumsuz dertlerin kucağına sürüklemektedir. Bu halin en tipik misali Noel Baba taklitçiliğinde bariz bir surette görülmektedir. Bu hal ise garp medeniyetinin bir unsuru değildir. Batılılaşma ile hiçbir alâkası yoktur. Sadece ve sadece Hıristiyan dinine mahsus, aslı esası olmayan bir gelenektir.

İtirazımız yeni senenin kutlanmasında değil fakat Türk ve Müslüman cemiyetine Hıristiyan adet ve ananelerinin, sanki bir gelenekmiş gibi girmesi ve yerleşmesinedir.

Halkımızın kadim düşünceleri, levendane hisleri, hassasiyeti ve kahramanlığı Dede Korkut da kendisine bir timsal ve ifade bulmuş olması sebebiyle Yeni Yılın Kutlanması ve millî bir gelenek olarak devam ettirilmesinde Dede Korkut’tan âlâ Noel Baba olamaz. Müslüman ve civanmert Türk Dünyasının aziz ve kutsal sembolü, atası “Dede Korkut’tur. Hiç şüphe yoktur ki körü körüne, lüzumsuz ve manasız bir taklit olan Noel Babaya karşı, bu vadide millî varlığımızı temsil edecek ve hatta koruyacak en uygun manevî Timsal Dede Korkut olacaktır. Modern Türk Cemiyetinin Yeni Yıl geleneğinde Noel Baba isimli Hıristiyan papazının yerine Dede Korkut’un konması lâzımdır ve yerleşmesi elbette ki şarttır. Evet, bu iş böyledir, başka türlü olamaz…

Görklü = Güzel, muhteşem.

Hod = Zaten.

Boy boylamak = Mensup olduğu aşireti sayıp övmek.

Yöm = Uğur, hayır, fal.

Cemal KANTAR. Türk Yurdu (10) 1960

========================================================================

ESKI ANADOLU’DA YENİ YIL

Geçmişi görkemli Anadolu topraklan üzerinde yeni bir yıl daha geldi. Bu yıl nasıl geçecek dersiniz? Yeni yılı kutlama biçimimiz yıldan yıla yozlaşmakta; kullandığımız süslemeler anlamsız, sembol özelliklerini yitirmiş nesneler. Gülmelerimiz gerçekten uzak, yapaylaşmış durumda. Kısaca görünümümüz gülünç. Belki de bu sonuca, insan olmanın, doğayla uyum içinde yaşamanın uzağında kalmamız yol açıyor. Anadolu’nun on bin yıllık deneyimi, köklü alışkanlıkları her geçen yıl eriyip gitmekte. Bilinçsizce, salt eğlenmek amacıyla kutlanan her yılbaşı sonrasında başarısızlıkla karşılaşıyoruz. Neden başarı, mutluluk dilekleriyle girdiğimiz yeni yılı, yorgun ve ümitsiz bitiriyoruz?

Bu yazıda sorularla eski insanların geleneklerinde, eski yeni yılların neşesini ve amacını arayacağız.

Her şeyden önce yılbaşı neden aralık ayının son günüdür?

Önceleri Ay, sonra da Güneş’e dayalı tarım geleneklerine göre düzenlenen takvimde Aralık ayı, yaşam kaynağımız olan güneş ışığının en etkisiz olduğu zamanı içermektedir. Ocak’tan başlayarak güneş insanlara giderek yaklaşacak, yaz yolculuğu başlayacaktır. Bu nedenle Hıristiyan kiliseleri, 25 Aralık’ı, dünyanın ışığı olarak gördükleri İsa’nın doğum günüyle eş tutmakta ve Noel adı verilen bu kutsal haftayı coşkuyla kutlamaktadırlar.

Yanı sıra önceleri, yeni yıl, baharın müjdecisi olduğu için mart ayında kutlanırdı. Eylül ayı da, daha eskiden tohum atma ayı olduğundan yeni yıl olarak kutlanırmış. Ama hangi ayda olursa olsun yeni yıl, binlerce yıldır aynı coşkuyla kutlanır.

Yeni yılda neden bolca yer ve eğleniriz?

365 günlük yeni bir zaman dilimine girileceğinden, halk arasında nasıl başlarsa öyle gider inanışıyla yeni yıla neşe içinde girilmeye çalışılır. Çünkü eski insanların geleceğe ilişkin büyük kaygıları vardı. En büyük tehlike de açlık ve kıtlıktı. Yaşamak şansa ve kadere bağlıydı. Bu yüzden yeni yıla girerken bolluk ve bereket olsun diye çeşitli yiyecekler hazırlanır, yılın bu zamanında insanın kaderini değiştirebilecek şans oyunları oynanırdı.

“İyi yıllar” sözü ne anlama gelir?

Deyim, sağlıklı olmayı dileyen bir sözdür. Ama sağlık gıdaya bağlıdır. “İyi yıllar” sözü de tarladaki ürünün bol ve bereketli olması anlamına gelmekte. Çünkü bu zamanlarda toprağa ekilen ekin, kısa sürede toprağı dölleyecek ve filiz olarak yeryüzüne çıkacaktır. Bu nedenle bir tür sihirli söz olarak yılın bu döneminde toprağa ve tohuma destek olmak amacıyla Anadolu ve bütün tarım ülkelerinde söyleyiş biçimi ve dili farklı da olsa aynı anlamı taşıyan “iyi yıllar” (nice yıllar=iyi beslen, uzun yaşa) sözünü özellikle yılbaşında herkes her gördüğüne söylemektedir.

“Yeni” kelimesinin taşıdığı içerik ne olabilir?

Eski Yunancadaki “yenno” fiili, “doğuruyorum, doğan” demektir. Yunancada ocak ayına verilen isim de “yenaris”tir. Ocak, “yeni doğan yıl” olarak düşünülebilir.

Çam ağacı süslemek ve maskeler takmak niye?

Yerleşik hayata geçmek her toplumda farklı gelişmiştir. Bu süreçte doğal ortam ve iklim koşullan önem taşımıştır. Buzulçağı sonrası Asya’da oluşan kimi bitkiler, Mısır’ın yanı sıra Anadolu’ya da ulaşmıştır. Tarım ve hayvancılığın Anadolu’da on bin yıllık geçmişi vardır. Bölge, bereketi nedeniyle insanların göç edip yerleştikleri bir alandır. Anadolu insanı tarihin her evresinde doğanın verdiği nimetlere teşekkür etmek için kutsal törenler düzenlemiştir. Çam ve meşe ağaçları en eski çağlardan beri insanoğlunun değişmez dostları olmuşlardır. Çam yaprağını dökmeyen, kışın şiddetine direnen bir ağaçtır. Günümüzden 4-5 bin yıl geriye uzanan Hitit söylencelerinde çam ağacına asılan torbadan söz edilir. Metinlerde “eia” olarak geçen bu ağaçta koyun derisinden yapılmış bir avcı çantası asılı olurdu. İçinde besili sığır ve koyun sembolleri; üzüm, tahıl; yani uzun yıllar bolluk ve bereket dileği bulunurdu.

Romalı ozan Vergilius’un (MÖ 70-19) belirttiğine göre Troia’dan (Çanakkale) çıkan bir boy olan Ausonii, yani İtalyanlar, ağaç kabuğundan yapılmış maskeler takar ve şarap tanrısı Bacchus (Dionysos) için kaba, açık saçık şiirleri şarkı halinde söylerler, belki nazarı önlemek için de çam ağacına muskalar takarlarmış. Bu yüzden etkinlikler, ürünün bereketini artırmak için yapılırmış. Oyuncular ayrıca hayvan postundan yapılmış maskeler de takarlarmış. Bu türden etkinlikler, ürünün bereketini artırmak için yapılırmış.

Hayvan kılığına bürünmenin kökeni totemciliğe dek uzatılabilir. Yılbaşında süslenmek ise iyi, hoş ve güzel şeylerin olması içindi.

Kuruyemişler yılbaşında neyi simgeliyor?

Kuruyemişler, eski insanlar için kışın başlıca besin kaynağı sayılırdı. Çünkü kabuklular kolay bozulmazlar, çürümezler ve daha da önemlisi besleyicidirler. Dolayısıyla bereket ve bolluğun olduğu yerde onların da özel bir yeri vardır. Doğaya, toprağa yakın olan insanlar, topluma zararlı bireyler olmamışlardır. Toprağa hoyrat davranmamışlardır. Bu gelenek bugün de sürmektedir. Bu insanlar toprağın her ürününü “nimet” sayarlar. Nimet, binlerce yıldır Anadolu’da anlamını koruyan, yozlaşmaya uğramamış bir kelimedir. Eski insanların besin kaynaklan konusunda yaşadığı bitmek bilmez sıkıntıları, barınma ve ısınmanın olmadığı kış ortamında çekilen çileleri, ölümleri olurdu. Ayrıca yağmur, çamur, kar ve ayazın ardından baharın gelmesi, havanın ısındığını görmek, dahası hayatta kalabilmiş olmanın uyandırdığı duygu mucizeydi. Bu yüzden bahar coşkusunun önemi bambaşkadır. Eski mitolojilerin çoğunda yılın altı ayının karanlık ve soğuk, öteki altı ayının da aydırdık ve sıcak oluşu anlatılır.

Çan neyi simgelemekte?

Çan metal bir nesnedir ve halk arasında metal gereçlerden çıkan sesin kötülüğü uzaklaştırdığına inanılır. Çünkü var olmanın gereği, yaşadığımız dünyada zıtlıklar bir arada bulunmaktadır. İyi kötü, doğru yanlış, güzel çirkin gibi. Fakat hepsi sonuçta iyi kötü İkilisi içine girmektedir. Kötülüğü uzaklaştırmak için her dönem çeşitli yöntemler de bulunmuştur. Örneğin, kolay nazara gelen ineklere çıngırak takma alışkanlığı eskiden beri süregelmektedir. Bu nedenle kötülüğü uzaklaştırmak, onu geride kalan yılda bırakmak amacıyla yılbaşında evirt bir yerinde, en çok da kapıya çan ya da çıngırak asılır. Böylece kapının açılıp kapanmasıyla çanlar ötecek ve kötülük içeriye giremeyecektir. Benzer amaçla müzik de aynı etkiyi taşımaktadır.

Neşe, dans, eğlenmek, cinselliği de çağrıştıran bir etkense, böyle bir günde nasıl bir önemi var?

Bunun için Romalılardan ve Hititlerden de öteye (günümüzden beş bin yıl geriye) gitmeye ve sayın Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın sözlerine bakmak gerekir. Onun dediğine göre, Mezopotamya’da kurulan Sümer ülkesinin yazar ve şairleri daha çok Tanrılarla ilgili cinsel sevgiyi ele almışlardır. Onlara göre dünyadaki, özellikle Sümer ülkesindeki bolluk ve bereket, Tanrıların cinsel isteği ve çiftleşmesiyle meydana geliyordu. Önceleri evren Tanrıça Nammu, dipsiz bucaksız bir su halindeydi. Tanrıça bu suyun içinden bir dağ çıkarıyor. Hava tanrısı onu ikiye ayırıyor. Üstü Gök tanrısı, altı Yer tanrıçası oluyor. Gök tanrısı, üzerinde hiç bitkisi olmayan, kutsal ve el değmemiş bakir toprağa dizini dayayıp tohumunu yerin dölyatağına döküyor. Göğün bol tohumu ile yer gebe kalıyor ve yavaş yavaş bitkileri, ağaçlan, kamışları doğuruyor. Öte yandan bunların beslenip büyümesi için Hava tanrısı yağmuru, güneşi, bulutu düzene koymak üzere, bir boğa gibi dağa erkeklik organını dürtüp tohumunu boşaltıyor. Dağ, bir gün bir gece sonra yaz ve kışı doğuruyor. Bunlardan sonra gözlerini Fırat’a çeviriyor ve şaha kalkmış bir boğa gibi gururlu penisini dikerek Fırat ve Dicle nehirlerine erkeklik suyunu saçıyor. Böylece tanrıdan gelinlik hediyelerini alan nehirler büyük bir coşku içinde bitkileri, tahılları sulayarak besliyorlar.

Tanrı ve tanrıçaların ilişkileri (altı ayı yer altında ve altı ayı yeryüzünde geçiren Tanrıçalar gibi), yeryüzünde nasıl temsil ediliyor dersiniz? Altı ay yeraltında kalan Tanrı Dumuzi, yeryüzüne çıkışında karısıyla birleşir. Sümer yazarları, bahar zamanında denk gelen bu birleşmeyi, bitkilerin yerden fışkırdığını, hayvanların doğurarak, yumurtlayarak çoğaldığını, böylece ülkeye bolluk ve bereket geldiğini düşünmüşler. Yeni yıl başlangıcı sayılan bu birleşmeyi, Tanrı yerine ülkenin kralı, Tanrıça yerine de bir başrahibe geçerek bir evlilik töreniyle simgelenmiş. Bu törenler, çalgılar, şarkılar, danslar, ziyafetler ve çeşitli şenliklerle kutlanır, ayrıca müstehcen sözler de söylenirmiş (Bkz. Muazzez İlmiye Çığ, Ortadoğu Uygarlık Mirası, Kaynak yayınları, ss. 101-104, İstanbul, 2003).

Bu yüzden Anadolu’daki pek çok uygarlıkta ilk tohumu toprağa kral ve kraliçe törenle atardı, bereketi veren tanrıların ardılları olarak. Bu yüzden Sümer, Asur ve Urartu kralları sulama kanalları açmışlar ve bunlara düşmanlık besleyenleri lanetlemişlerdir. Toplumda saygın bir yeri olan çiftçi, pek çok dilde “üreten” anlamını taşır.

Bu gelenekler, tarım yapmak amacıyla yerleşik hayatı seçen insanların yorumuydu. Anadolu’da on bin yıllık tarım ve bunun yarattığı uygarlıklar var. Uygarlıkların adı değişmesine karşın, halkları ve gelenekleri bu denli geriye uzanan, bunları belgeleyen yazılı kaynakları mevcut sadece birkaç coğrafi alan vardır: Hindistan, Çin, Asya, Mısır, Mezopotamya, Anadolu, Girit, ardından Yunanistan ve İtalya. Ötesi yok!

Bu durumda bugün ülkemizde tarım ve hayvancılığın yok edilmesine yönelik girişimleri nasıl açıklamalı?

Bu soruyu, Anadolu’nun geçmişini ve geleneklerini bilmeyen, yabancı çıkarlara hizmet eden, eli bereketsiz siyasetçiler yanıtlamak.

Yılbaşıyla ilgili herhangi bir batıl inanç var mı?

Bereket kaybolmasın diye, yılbaşı günü evde buğday, un, pirinç, kuruyemiş gibi ürünler bulundurulur. Yılın ilk gününde de kimi yerde evin yaşlı kadını, kimi yerde yetim olmayan bir çocuk, erken bir saatte evden dışarı çıkar, çeşmeden kimseyle konuşmaksızın bir kaba su doldurup eve getirirmiş. Ayrıca yılın yeni gününde ayağı uğursuz olur diye kimse kimseyi konuk etmek istemez, çoğunluk ilk günü evinde geçirirdi.

Günümüzde yeni yıla girerken ne yapmalı?

Ne istersek yapalım ama aşırı tüketim olmadan, bereket kaybolmadan yiyelim, içelim, eğlenelim, iyi dileklerde bulunalım. Ama bize bu nimetleri veren yabani bitkileri ehlileştiren atalarımızı ve toprağı da unutmayalım ki bizden sonraki kuşaklar da bu dünyanın tadına varabilsinler.

İlle bir şeyleri süsleyeceksek apartman bahçelerindeki gerçek ağaçları süsleyelim, gerçek buğday, pirinç tanelerini, bir avuç unu kullanalım.

Sonuçta aynı toplumun iyi kötü yıllarca bir arada yaşamış bireyleriyiz. Birbirimize yakınlık duymak çok zor bir iş olmasa gerek. En azından bunu dileyebilir, tohumlarını atabiliriz.

2005’in hayırlı ve uğurlu olması dileğiyle.

Sema Sandalcı. Adam Sanat (228) 2005

========================================================================

NOEL ve ONİKİ BURÇ

Geçen hafta, yani Aralık ayının 25. günü, Hıristiyanlık âleminin kutladığı ve bütün dünyanın da zevkine ve eğlencesine katıldığı, hediyelerini aldığı “Noel” yortusunun nereden çıktığını hatırlamak, fikriyat tarihinin geçmişini ve yürüyüşünü göz önünde canlandırır. Lügat kitapları bu tabiri doğum anlamına gelen Latince bir kelimeden çıkarırlar ve Hazreti İsa’nın doğum yortusunun adı olarak kabul ederler. Tarihe ve tradisyonlara sorarsanız, Hazreti İsa’nın 25 Aralıkta doğmuş olmasının kesin olmadığını ve bu zannın çok sonraları teessüs ettiğini, halbuki milâdı İsa’dan pek çok asır öncesinden beri (Noel) yortusunun mevcut olduğunu söyler.

(Noel) bilindiği üzere, yılbaşı gününden bir hafta önceye rastlar. İnsanlar kelimelerle ifade edemedikleri biliş ve sezişlerini, bunlarla birlikte, henüz hal ve fasl edemediği sosyal problemleri göz önünden kaçırmamak ve eli altında daimi bir hareket noktası bulundurmak için amblemlerden ve sembollerden fay dalana gelmiştir; o kadar ki, zaman olmuş, semboller birer mücerred hakikat olarak kabul edilmiş, zaman olmuş, bütün hakikatler sembolize olunmuştur. Kozmik ajanlara karşı ilksel insanlığın duyduğu hayranlığın ve korkunun yarattığı amblemler ve semboller arasında (Oniki Burç (=Zodiaque) birçok çağlar boyunca önemini kaybetmemiştir; hâla bile, onlardan ahkâm çıkaranlar, normal hâdiseler üzerinde burçların tesirlerini arayanlar ve bulanlar vardır.

Muhtelif seyyarelerin muhtelif burçlara girip çıkmalarından aynı burçta bazı seyyarelerin karşılaşmalarından iyi veya fena işaretler görenler haylice çoktur.

Bu burçların adı şöyledir:

1) Sığır “Thevr = Taureau”,

2) Ekizler “Cevzâ veya Tev’emeyn = Gémeaux”,

3) Yengeç “Seretan = Canser”,

4) Arslan “Esed = Lion”,

5) Bâkire “Azrâ veya Sünbüle = Vièrge”,

6) Terazi “Mizan = Balance”,

7) Akrep “Akreb = Scorpion”,

8)Okatan “Kavs veya Râmî = Sagittaire”,

9) Oğlak “Cedî = Capricorne”,

10) Kova “Delv = Verseau”,

11) Balık “Hût = Poissons”,

12) Koç “Hamel = Bélier”.

(Zodiaque) hikâyesinin tertibinde “astronomie” ile “astrologie”, yani hakikî yıldızlar ilmi ile yıldız bakıcılık ve “Occultisme”, daha açıkçası, ilim ile hurâfe elbirliği ve işbirliği yapmış gibidirler. Burçlar mıntakası dediğimiz Zodiaque ortasından husûf dâiresi geçen 18 derecelik bir sema bölgesidir; eskilerin yedi seyyâre telâkki ettikleri Ay (lune), Utârid (Mercure), Zühre (Vénus), Şems (Soleil), Mirrih  veya Merih  (Mars), Müşteri (Jupiter), Zuhâl (Saturne), Arz merkezde ve sâbit olmak şartıyla ve zâhiri görünüşe göre, hep bu bölgede seyr ve hareket ederler, ve, her biri sıra ile bütün burçları dolaşırlar. Burçların adları, kendilerini teşkil e den birçok yıldızların resmettikleri şeklin benzetilişinden çıkmıştır.

Güneşin on iki burçtan her birine girişi ve rastlayışı ayları ve mevsimleri meydana getirir: 20 nisanda Sığır, 21 mayısta Ekizler, 22 haziranda Yengeç, 23 temmuzda Arslan, 24 Ağustosta Bâkire, 23 Eylülde Terazi, 24 e kimde Akrep, 23 Kasımda Okatan, 22 aralıkta Oğalak, 20 ocakta kova, 19 şubatta Balık ve 21 martta Koç burcuna giren güneşin her üç burçtaki seyri mevsimlerin imtidadını çerçeveler: Bahar, Yaz, Güz ve Kış gündönümleri bu mevsimlerin başıdır. Her burcun bir ay sürmesi itibari ile bir çok milletlerde burç adları ay adı olarak, hâlâ, kullanılmaktadır; belki, bir zamanlar bu şekil umumiydi; nitekim bir çok dillerde gün adları da, Zodiaque’da seyreden seyyarelerin adlarından alınmadır: pazartesi (aygünü = Lundi), salı (Mirrih günü = Mardi), çarşamba (Utârid günü = Mercredi), perşembe (Müşteri günü = Jeudi), cuma (Zühre günü = Vendredi), cumartesi (güneş günü = Samedi), pazar (Tanrı günü = Dimanche) (1).

Güneşin muhtelif burçlara giriş ve mevsimlerin başlangıç tarihleri olarak yukarıda kaydettiğimiz günler bugünkü takvim durumuna göredir. Halbuki güneşin mahreki tam bir daire olmadığı gibi, burçlar mıntakası arzımızın ortada ve sabit bir noktada farz edilişine göre ter tip edildiğinden, ne burçlarda, ne de ayların ve mevsimlerin imtidadında istikrar vardır; burçların 2150 yılda tamamlanan bir seyirleri, bir yer değiştirme hareketleri mevcut bulunduğu hesaplanmıştır. Bundan dolayı bugün (Oğalak) burcuna rastlayan kış gün dönümü, bundan aşağı yukarı 7000 yıl önce güneşin (Koç) burcuna girmesine rastlıyordu ve pek tabiidir ki, ondan bir müddet evvel de güneşin (Sığır) burcuna girme sile kış başlıyordu.

(1)Zuhâl (Saturne) bir çok a sırlar Tanrı telâkki edildiğinden Zuhâl gününe “Tanrı günü” adı verilmiştir. (Saturne) namına yapılan şenlikler ve yortular “Fêtes saturnales” adı altında son zamanlara kadar devam etmiştir, 23 Aralık gününe, yani kış gün dönümüne rastlardı.

Hem bu itibarla, hem de eski çağlarda sanatın ve bereketin biricik vasıtası olan çiftçiliğin kuvveti ve başarıcısı olmak itibariyle (Öküz)e İlâhî bir kudret ve mahiyet izafe olunurdu; hatta hemen her dilde öküze takılan (sevr, thevr, tor, sığır, toro, tavros, taureau) gibi adların birbirine benzeyişi de, ihtimal ki, o eski çağların bergüzarıdır.

Sığır burcunun Nisan sonlarına doğru kayıp ta, yılbaşının, daha doğrusu, kış gün dönümünün Koç burcuna rastladığı bir devirde, yukarıda işaret ettiğimiz veçhile 7000 yıl kadar önce, ortaya (R A M) adlı bir müteşerri çıktı; bu zat (Boğa)yı amblem olarak tanımıyor, yıldızların tanrılıklarına, burçların mukadderat üzerindeki tesirlerine inanmıyor ve bunların heykellerine ve putlarına saygı göstermiyor, onlara ibadet etmiyordu; burçların da yağmur mevsimi, ekin zamanı, biçme vakti, Nil’in yükselmesi, koç katımı, av zamanı, karakış vesaire gibi o ay zarfındaki kozmik hâdiselerin işareti olmaktan başka manaları bulunmadığın ileri sürüyordu; hasılı (Ram), beden ve ruh temizliğine dayanan tabii bir din, daha doğrusu bir tabiat dini kurmak istiyor, kadınla erkek arasında eşitliği ve “monogamie “yi kabûl ediyor, her sene kış gün dönümünde halkın seçeceği vekillerde millet işlerini gördürüyordu; bu seçimlerden sonra bütün halk, bayramlar ediyor, oynuyor, içiyor, gülüyor, eğleniyordu; millet fertleri arasında bir kardeşlik kurulmuş olduğundan eğlence sırasında birbirlerini “öpmek” sureti ile sevgilerini ve samimiyetlerini izhar etmek te âdetleriydi; ziyafetlerinde başlıca içkileri şarap ve başlıca yemekleri “kurban eti”ydi. O vakte kadar, Allah’a’ ya bir çocuk veya bir öküz kurban edilirken (Ram) insan kurban edilmesini kaldırdı, sadece koç kurbanı usulünü koydu ve yılbaşının Koç burcuna rastlaması da kendisine yeni bir devir açmış oluyordu. Bu yıl başı şenliklerine (Noel) adı verilirdi, bu tabir (Yeni Yıl) demekten başka bir şey değildi; Koç’un adı da o vakitler (Kouhs) idi. Dilimizdeki (K o ç) kelimesi ile (Koush)un birbirine yakınlığı ve râhib demek olan (Keşiş) ve  Arapçadaki  (Kıssîs) kelimelerinin koç kelimesinden çıkma oluşu gerçekten dikkati çeken şeylerdir; hatta (Noel) tabirinin de (Yeni Yıl)dan bozma olmasını iddia bile kabildir.

Devrin rahipleri (Ram) a karşı ayaklandılar, ona eziyetler ettiler, hatta ateşte yakmağa kalkıştılar, (Ram) memleketi terk etmeğe mecbur oldu, takat kurduğu din gitgide umumileşti ve (Ram) takdis edilmeğe başlandı: yılbaşlarında onun hatırasına ateşler yakılır, ziyafetteki etten ona hisse ayırılarak ateşe atılır, danslar edilir, şarkılar söylenirdi. Bu râsimeye de (agni)) denilirdi, (oyun) ve (ayin) kelimelerinin bu tabirden çıktığı sanılabilir; (Ram) kendisini kuzu telâkki ettiğinden o manada ona (Lam) da denilmiş, ziyafetlerde kuzu kebabı yenilmesi usulü de buradan kaynak almıştır. Fransızcadaki, kuzu anlamına gelen “agneau” kelimesinin (agni) den geldiğini lügat kitapları yazar. Yeni dinin rahipleri ehramı ve oniki şu’alı yıldızı sembol ve koç’u amblem olarak kabul ettiler, eskiden kalma oniki burcun tefsirini de şöyle yaparlar: (Koç), (öküz) üzerine yükleniyor, bu durum iradenin hevese galebesi ve nurun zulmet içerisinden doğuşudur. (Ekizler), kardeşliğin, müsavatın ve ebedî saadetin remzidir. (Yengeç), Ram’ın esrarlı sözleridir; bunun önüne çıkan (Arslan) her iyinin, her zekânın yolu üzerinde behimiyetin, yani kendisini parçalayabilecek bir düşmana rastlamasının mukadder olduğunu gösterir. Istırap çeker bir vaziyette görülen berrak gözlü (Genç kız) burcu “zekâ” için üzülen ve onun uğruna ölmeği göze alan (Aşk) demekti. Bunun tecessüd etmiş şekli, insanları saadete erdirecek olan “Mesih”di. Hava ve hevesine kapılanların (Balık) burcuna, yani milletin birliğine ve ebedî saadete erebilmeleri için geçirmeleri gereken tekâmül safhalarını da (Terazi, Akrep, Ok (2), Keçi, Kova) burçları sembolize ediyordu.

Burçlar efsanesini biraz fazlaca uzatmamızın sebebi bazı Mason localarında bu burçların tavan tezyinatında kullanılmış olması ve atalar bergüzarı birçok semboller gibi bunların da masonlarca incelenecek semboller arasına alınmış bulunmasıdır.

Burçların manasını değiştiren ve yeni bir din kuran Ram’ın, (UR) kasabasından ve Kur’ânda (’Âd), Tevrat’ta (Heti) diye anılan “Hitit”lerden olduğu da rivayet olunmaktadır. Şayet, sanıldığı gibi, (Ram) hakikî bir şahsiyet ise mukaddes kitapların haber verdikleri Hazreti İbrahim ile çok yakından ilgilidir. Çünki, “Hiram, Hirem, Pyramide, Roma, Brahma, Lama, Abayram, Adoniram, Avram, Abram, Abi-Ram, Abraham, Ramayan”, hatta bizim (Bayram) gibi bir çok tabirlerin hep (Ram) ile münasebeti bulunduğu zahabları da vardır; biz bunların hepsini bir tarafa bırakarak, yine (Noel) efsanesine dönelim: kış gündönümü demek, gecelerin artık uzamaktan kalarak gündüzlerin uzamağa başlaması, güz devrinde hep zevale ve izmihlâle doğru inkılaplar ve istihaleler geçirmiş olan (Tabi’at)in yavaş yavaş yeni bir kemal hayatına yüz tuttuğu, dünya boralarıyla, fırtınlarıyla yeni bir feyz ve bereket hazırlıklarında bulunurken, nebatların ve hayvanların “kış uykusu”yla kudret biriktirmeğe koyulduğu devrin başlangıcı demek olduğuna göre, “Tabi’at”ın kıyamet hengâmelerinden sonra (ba’sü-ba’del mevt)e teveccüh etmiş bulunmasını bir bayram saymak (tabi’at dini)ne yakışan bir râsime idi. (Noel) in tam yıl başından bir kaç gün evvel oluşu, daha doğrusu medeniyetin kabul ettiği yılbaşının (Noel) den biraz sonraya kalışı, günün tam 24 saat ve yılın da tam 365 gün olmayışı dolayısıyla ikide, birde (Takvim) in değiştirilmiş olmasındandır.

(2)Eski adı (Azra), yani frenkçesi gibi (Vierge) demek olan burç ile, (Ekizler) ve (Okatan) burçlarından insan resimlerini silercesine, bu adların sonradan değiştirilmiş bulunması dikkati çeker.

(Agap) adı verilen şölenlerle kutlanan (Noel) ler, bir vakitler, yani mart ayının yılbaşı sayıldığı devirlerde (İlkbahar gündönümü) nde yapılırdı; hâla bu bayramı (Nevrûz veya Nîrûz), yani (yeni gün) adı altında kutlayan memleketler vardır. Yılbaşı merasimini (Yaz gündönümü) nde (3), veya (Güz gündönümü) nde (4) yapanlar da mevcuttur. Zaten dikkat edilince anlaşılır ki, tâ ilk çağlardan arta kalan bu bayramlar her millette ve her dinde benimsenilerek yeni adlarla ve yeni maksatlarla yeni yeni şekillerde takip edilmektedir. Dinî bir azize veya millî bir kahramana nispet edilen bu bayramların hepsinde maksut olan hakikate erebilmektir; şâirin:

“Geh mu’tekif-i dîrem-ü geh

Sâkin-i mescid

Ya’nî ki türâ mi-talebem hâne

         be-hâne”

(Bazan bir manastıra kapanırım, bazan bir mescide sığınırım; böyle ev ev dolaşmaktan maksadım, hep seni arayıp bulmaktır.)

demesi ne kadar yerindedir!.

(3) 24 hazirandaki (Saint Jean) yortusunda yer yer ateş yakarak üstünden atlamak âdeti Anadolu’nun bir çok yerlerinde vardı.

(4) Hayyam’ın dâhil olduğu bir heyetin vakti ile tertip ettiği (Celâli Takvim) için yılbaşı olarak güz gündönümü kabul edilmişti.

M. C. D. Türk Mason Dergisi (17) 1955

=========================================================================

1979 Çocuk Yılı Dolayısıyla ve Çocuklara Yardım Sembolü:

ANADOLU’LU NOEL BABA

Bazı batı dillerinin çok az da olsa Türk diline sızması, İstanbul veya Beyrut sokaklarında dolaşan bir kimsenin yepyeni Amerikan araba balarına ve hemen her sinemada oynatılan Avrupa ve Amerikan filmlerine rastlayışı; batı dünyasının Orta Doğu’daki etkilerini kolaylıkla hissettirmektedir. Ancak bu bölge dillerinin, kültürünün ve geleneklerinin de bizler üzerinde etkileri mevcut olup bunları bu derece kolaylıkla görmek maalesef mümkün olamamaktadır. Nitekim bunlardan bir tanesi aşağıda takdim edilecek olan ve men’şei Anadolu’nun bir bölgesine dayanan Noel Baba geleneğidir.

Noel Baba geleneği günümüzde gerçekten IV üncü yüzyılda yaşayan Saint Nicholas’ın hayatına dair hikâyelere bağlanır. Küçük Asya’nın güney kesiminde eski Lycia (Muğla havalisinin eski ismi) nin başlıca şehirlerinden biri olan Myra’nın piskoposu olarak bilinir. Bu dağlık kıyı bölgesi I’inci yüzyılda Romalılar tarafından alınmış, Hristiyanların baskı altında tutuldukları, İmparator Diocletain devrinde Nicholas tutuklanmış, (303) ancak 305 te Diocletain ve Maximian’ın tahttan çekilmesi sonucu Constantine tarafından serbest bırakılmıştır.

Nicholas giderek Rusya’yı, çocukları, genel, tikle gençleri (şüphesiz geçmişin öğrencileri bugünkü üniversite gençliğinden çok fakir durumda idiler), iş adamlarını, denizcileri, yolcuları ve hattâ hırsız ve eşkıyaları dahi himaye ettiği farz, olunan bir aziz olarak kabul edilmiştir.

Mamafih bugün çoğu memleketlerde yılbaşı akşamları aslında çocukları hediyelerle sevindiren sıcakkanlı bir ihtiyar olarak telâkki edilir. Bu âdet belki de onun hayatını kuşatan olaylar ve masallardan doğmuştur. Nicholas’ın ne zenginler ve ne de fakirler gibi malî problemleri yoktur. Onun emsalsiz kişiliği, can yoldaşı bir insan oluşu ile ilgilidir. Bilhassa gençlere karşı sempatik ve ekseriyetle onların yardımlarına koşar. Bununla beraber engin bir tevazu içinde kendisinin bir velinimet olarak düşünülmesini asla istemez.

Saint Nicholas bir gün, kötü ruhlu bir hancı tarafından gaddarca katledilen birkaç genci kurtarmıştı. Son derece kaba bir tarzda gençlere; onları keseceğini ve geniş bir teknenin içerisinde tıpkı domuz eti gibi tuzlayıp salamura yapacağını söylediği zaman Nicholas bundan haberdar olmuş ve kötü ruhlu ev sahibinin arzusu hilâfına gençler bir anda kendilerini dışarıda bulmuşlardı. İnanıldığı gibi her işte mucizeler yaratmak azizin kudreti dâhilindeydi. Banyo teknesi üzerinde istavroz çıkarılması bu hikâyenin bir mahsulüdür. Tuzlu banyolarından dışarı fırlayan çocuklar bütünü ile hayatlarına yeniden kavuşmuşlardı.

Bir diğer hikâye Noel Baba geleneğinin bizatihi kendisi ile alâkalıdır. Nicholas’ın yerlisi bulunduğu Lycia’nın kıyı şehri Patara’da bütün servetini kaybeden bir asilzadenin üç güzel kızı geçimini güçlükle sağlayan ailenin durumunu nasıl düzeltebilecekleri konusunda kendi aralarında tartışmaktadırlar. Her üçü de evlenme çağında olmalarına rağmen babaları bir tekine dahi drahoma verecek kudrette değildir. Büyük kızı, ailenin hiç olmazsa geri kalan fertlerini bu kötü durumdan kurtarmak için kendisinin esir pazarında satılmasını teklif eder. Diğerleri babalarının gözbebeği olan ablalarının bu şekilde satılmasına razı olmazlar, fakat ablaları kardeşlerine çok tecrübesiz ve genç olduklarını söyleyerek teklifinde ısrar eder. Devam eden ve âdeta evin pencerelerinden dışarıya akseden bu tartışmayı tesadüfen oradan geçen Nicholas duyar. Durumları ile ilgilenerek probleme bir çözüm yolu arar. Ailenin itibarına çök düşkün ve o derecede mütevazi olduğunu anlar. Direkt olarak yaklaşıp bir yardım teklif etmeyi uygun bulmaz. Fakat sonun, da işin ideal seyrinin nasıl olacağı aklına gelir. Nicholas Aralık ayının soğuk bir gecesinde zavallı asilzadenin evine yaklaşır. Asilzade tek başına oturmuş sessiz sessiz ağlamaktadır, uzun koltuğundan çabucak çekip çıkardığı bir torba altını pencere kepenginin aralığından bahtsız babanın oturduğu odanın ortasına fırlatır. Bir çağlayan gibi torbadan dökülen altınlar odaya yayılır, Nicholas, büyük bir şaşkınlık içinde bunları seyreden babayı terk ederek geldiği gibi gene sessizce uzaklaşır. Gürültüye uyanan kızları koşarak odaya girdiklerinde babalarını eriyip giden mumun ışığında parıldayan altınları seyreder halde bulurlar. Bir süre sonra altınları sayarlar; o zaman bunun ancak bir kişilik drahoma olabileceği ve artık birisinin evlenebileceği kararına varırlar.

İyi kalpli Nicholas yaptığı yardımdan dolayı bir süre mes’uttur. Ancak yapılan yardımın sadece bir kızın evlenmesine yeteceğini düşünerek yemden üzülmeye başlar. Tekrar geri dönerek, 2 ‘inci kızın evlenmesi için aynı şekilde bir torba altın daha fırlatır. 3 üncü seferinde daha büyükçe bir torbayı içeri atacağı zaman geniş kolluğu parmaklığa takılır. Kurtulmaya uğraşırken asilzade velinimetinin kim olduğunu öğrenmek ve teşekkürlerini bildirmek üzere evden dışarı fırlar. Ancak Nicholas hiçbir şey konuşmadığı gibi yüzünü de hatası ile gizler. Nihayet kendini kurtararak, uzaklaşır.

Noel Baba hakkında anlatılan pek çok hikâyeler yukarıdakilerin benzerleri olup, Nicholas’ın hayatını kuşatan efsanevi olay kabilinden masalların akisleridir. 0 aslında herşeyin, değişik grupların aziz mertebesindeki velinimeti olarak bilinir. Bununla beraber daha çok gençlerin, masumların ve talihsizlerin yardımcısıdır.

Talihsizlik ve yoksulluk, gençlik ve masumluk; bunların hepsi asilzadenin kızları ve kötü ruhlu hancı olayların da mevcuttur. Saint Nicholas’ın hikâyelerinde onun arzusunun mutlak surette tahakkuk ettiği görülmektedir. Birçok memleketlerde anlatılan bunlar ve bunlara benzer hikâyeler onun kat’iyetle eski Lycla’nın Myra’sında yaşadığını göstermektedir.

Bir zamanlar Roma İmparatorluğunun bir eyaleti olan bu bölge Türkiye’de Antalya yakınlarındadır. Senelerin su baskınları neticesinde kısmen kum tabakalarının altında kalan Saint Nicholas Kilisesi Demre (eski Myra) de hâlâ ayaktadır. Pek çoğu binlerce yıl önce çalınan azize ait tarihî mukaddes emanetlerin arta kalanları bugün Antalya müzesindedir.

Bu mukaddes emanetlerin büyük kısmının İtalya’nın Bari şehrinde San Nicola Kilisesinde olduğu tahmin edilmektedir. İtalyanlara göre, 1084 yılında Bari denizcileri bunları Myra’dan Bari’ye taşımış ve 1089 ilâ 1197 yılları arasında korunmaları için bu kilise yaptırılmıştır.

Bugün Noel Baba olarak bilinen azizin vatanı olan Anadolu’dan koparılarak Batıya nasıl mal edildiği, âdetlerinin ne gibi değişikliklere uğradığını kesin olarak tahmin ve mütalâa etmek ilgi çekici bir konudur. Bilinen bir şey varsa o da mukaddes emanetlerin Bari’ye taşınmasından kısa süre sonra bir Nicholas gününün tesis edildiğidir. Her yıl temsilci olarak piskopos seçilen bir çocuk 6 Aralıktan 28 Aralığa kadar devam eden şenlikler süresince asıl piskoposun bütün sorumluluklarını taşırdı. Belki de bu törenler yılbaşı ile Saint Nicholas’ın hayatını irtibatlandıran ilk törenlerdi,

Mamafih bugün Noel Baba ile ilgili geleneklerin ne zaman ve nasıl meydana geldiği hakkında ufak tefek başka emareler de mevcuttur. Muhakkak ki eski inanışlar çerçevesinde pek çok olaylar Saint Nicholas’a izafeten batıya geçmiştir. Birçok kuzey memleketlerinde yılbaşı geceleri cin ve şeytanların dışarı da dolaştıklarından şüphe edilir. Ancak bunlar, batıl itikatlar ve çok eski zamanlardan kalma putperest inanışların neticeleridir.

Noel Baba geleneğinin doğuş yeri olarak bilinen bugünkü modern Türkiye’de Saint Nicholas’tan kalma hediye verme usulü ayniyle, çoğunlukla İstanbul’da olmak üzere Hristiyan halk arasında olduğu gibi Türkler arasında da sürdürülmektedir. Noellerini 24 Aralıktan itibaren 2 gün müddetle kutlayan Rumlar Noel Babayı Aios (aziz) Vasilios olarak çağırırlar. Ermenilerin Noel Babasını ise 5 Ocak’ta kutladıkları Noel gecelerinde ekseriya bir şahıs temsil eder. Bu şahıs ya ailenin çok yakın bir dostu veya aile fertlerinden birisidir. Noel Babayı temsil eden bu kimse çocuklara hediye dağıttığı gibi ailenin büyüklerine de lâtife kabilinden hediyeler vererek topluluğu neşelendirir. Bunun mümkün olmadığı hailede çocuklar uyurken ayakkabılarının veya botlarının içine hediyeleri konur.

Zamanımızda birçok memleketlerde Myra’nın iyi kalpli Saint Nicholas’ının âdetleri devam etmektedir. Eskiye benzer şekilde cömertçe ve imzasız olarak dağıtılan hediyeler fertler arasında samimiyet ve hoşnutluk yaratmaya vesile olmaktadır. (“Book news” Dergisinden).

Yazan: Steven E. HEGAARD. Türk Folklor Araştırmaları (354) 1979

Dr. Hegaard, Book News dergisinin başyazarıdır. Çeşitli vesilelerle birkaç yılını Türkiye’de geçirmiş Türk dilleri ve Türk dil bilimi üzerinde mastır derecesine sahip olan Dr. Steven E. Hegaard Colombia Üniversitesinde Prof. Karl H. Menges’in yanında çalışmış, doktora yapmıştır.

=========================================================================

Röliklerinin Bir Bölümü Yurt Dışına Kaçırılan:*

NOEL BABA KİMDİR?

Yeni yılı karşılamaya hazırlanılan günlerde, vitrinlere süs, tebrik kartlarına resim olan; aksakallı, tatlı yüzlü, kırmızı elbiseli bir ihtiyarcıktan Noel Baha’dan söz edeceğiz.

Çocukların sevgilisi olarak bilinen, onlara hediyeler taşıyan bu efsaneleşmiş kişinin kim olduğunu, nerede doğup, nerede yaşadığını; nerede, nasıl öldüğünü, tarihî kaynakların ışığında anlatmaya çalışacağız sizlere.

Noel Baba, Anadolu’da doğmuş, büyümüş, azizlik mertebesine erişmiş ve efsaneleşmiş bir kişidir. Noel Babaya Santa Claus (Aziz Nikolas) da denir. Herkesin sevgilisidir ve de çocukların koruyucu meleğidir o.

Noel Baba M.S. IV. y.y.’da Güney Anadolu’nun Patara’sında (Antalya’nın batısında tarihî şehir) doğmuştur. Myra ve Pinara’da piskoposluk yapmış, azizlik mertebesine yükselmiştir. Denizcilerin koruyucusuydu, bu yönüyle Antik devirdeki Denizler Tanrısı Poseidon ile benzerlik gösterir. Hatta Poseidon inancının devamcısıdır, diyebiliriz. Onları sever, korur ve sevindirmekten büyük zevk duyardı.

Noel Baba eceliyle ölmüştür. Bazı tarihçiler ise onun Roma İmparatoru Diyokletyan tarafından öldürüldüğünü söylerler, ölümünden hemen sonra Myra’da Noel Baba’ya ithaf edilen bir mezar şapeli yaptırılmıştır. Noel Baha’nın lâhdi, bu şapelin içinde bir tonozun altındadır.

Demre’ye zaman zaman Müslüman ve Hristiyan akınları olmuş, bu akınlar sonunda Noel Baha’nın mezarı zarar görmüştür. Bu akınlardan bilhassa iki tanesi önemlidir.

1) Halife Harun Reşit zamanında, 808 yılında, Rodos’a yapılan bir hücumdan dönen Hümeid İbn Majuf idaresindeki donanma, Myra’yı vurmuş ve Noel Baha’nın mezarı olduğunu sanarak bir başkasını tahrip etmiştir.

2)1087 yılı ilkbaharında, İtalyan tüccarları tarafından Noel Baha’nın röliklerinin Bari’ye kaçırılması olayıdır. Ancak acele ile Aziz’in bütün röliklerinin götürülemediği, Antalya Müzesinde, bugün içinde Aziz Nikolas’a ait kemiklerin bulunduğu bir rölikin mevcudiyetinden anlaşılmaktadır. Kaçırılma olayından sonra, Barili tüccarlar 1089 yılında bu röliklerle ilgili olarak yine Bari’de bir kilise inşaasına başladılar. 1105 yılına doğru tamamlanan “San Nikola Kilisesi” sadelik içinde muhteşem bir yapı örneği göstermektedir.

Nikolas’ın röliklerinin Avrupa kıtasına gidişi ile inancı da batı çevrelerinde yayılmıştır. Bu çevrelerinde yayılmıştır. Bu da bizlere, Noel Baba inancının günümüzden 900 yıl önce Anadolu’dan Avrupa’ya ve ondan yıllar sonra da Amerika’ya gittiğini gösterir.

Akınlar sırasında tahribata uğrayan Demre Kilisesi XI. y.y. içinde veya sonunda yeniden restore edilmiştir. Bu restorasyonun doğruluğunu da en iyi şekilde zemin mozaiklerinin üslup ve teknikleri doğrulamaktadır.

Yapı, bölgenin Türk hâkimiyetine girmesinden sonra XX. y.y. kadar manastır ve ziyaret yeri olarak kullanılmıştır. Zamanla suların getirdiği çamurun altında kalmıştır. Son yıllarda yapı, Noel Baba’nın kilisesi olması nedeniyle bir kere daha önem kazanmış ve üstünü örten çamur temizlettirilmiştir.

Bugün yerli ve yabancı birçok kişi tarafından ziyaret edilen bu yer “Müze”dir.

(*) Rölik: Dince kutsal sayılan ermiş ve peygamberlerden kalan üye parçaları.

Yazan: Mehmet İ. TUNAY. Türk Folklor Araştırmaları (354) 1979