Pazartesi, Eylül 14, 2026

“ESKRİM CAZIN YERİNİ ALABİLİR” | Serdar ATEŞER söyleşisi – Erdir ZAT

Doğulu gibi değil, Batılı gibi değil. Sentez hiç değil. Serdar Ateşer, ilk albümü “Mütareke Yılları” ile karşımızda. Kendi kendisi olma cesaretini göstermiş bir müzisyen Serdar Ateşer. Aynı sıfat, albümü için de geçerli. Tertemiz bir müzik… Bir Türk’ün yaptığı herhangi bir şeye fazladan eklediğiniz “hoşgörü payı’nı bu kez koymuyorsunuz. “Buraya kadar iyi geldi, aman bir abukluk yapmasın” tedirginliği içinde bırakmıyor sizi. Tam tersi, müzik orada çalıyor, siz de buradasınız. Arada “ekstra” bir şey yok. Miles Davis ya da The Cure dinler gibisiniz kısacası. Fena mı?..

“Mütareke Yılları’nda neredeyse bütün enstrümanları Ateşer çalmış. Kayıt, miksaj ona ait. Bu işleri kendi çabalarıyla kurduğu stüdyosunda yapıyor. Albümde, ayrıca, irili-ufaklı katkılarda bulunan müzisyen konukları olmuş. Serdar Ateşer, iflah olmaz bir rock tutkunu. Dolayısıyla albümü, rock’tan fazlasıyla beslenmiş. Tabii sadece rock’tan değil… Sözsüz bir albüm. Sözsüz, ama enstrümantal değil. Sözsüz, ama “Türkçe sözlü”. Adını duymanızla başlayan bir görsel dünyası var: “Mütareke Yılları”; herkesin durumunu idare ettiği, etliye sütlüye pek karışmadığı yıllar. Bu eksen üzerinde “Tarihi Tekerrür’den “Tarihi Tekamül’e bir yolculuk yapıyorsunuz. Çarpıcı manzaralarla karşılaştığınız bir yolculuk. Açık denizde yol alan bir “Şirket-i Hayriye” vapuru: Yorgun, inatçı, şerefli; mağlubiyetine gidiyor. Serdar Ateşer’le “Mütareke Yılları’nı konuştuk.

Nokta: “Mütareke Yılları” adı nereden geliyor?

Ateşer: “Mütareke Yılları” benim için komik bir isim. Bir yandan da ciddi. Son zamanlarda hissettiklerimle ciddi bir şekilde denk düştü. Ama bu adı çok düşünüp, tartıp bulmadım. Yani açıkçası, “Mütareke Yılları” diye bir kavram olmasaydı, birtakım yıllardan söz etmek aklıma bile gelmezdi. Bu isme en az sizin kadar mesafeli duruyorum.

Nokta: Zaten sözünü ettiğiniz şeyin, tarihteki mütareke yıllarıyla ilgisi yok. Değil mi?

Ateşer: Evet. İsimler elli yıl öncesine ait olsada, benim hislerim son on yılla ilgili. Bu yıllar birkaç kuşaktan insanı yaşıt yaptı. 1982 ve özellikle 1988, kendini pek göstermeyen dönüm noktalarıymış gibi geliyor bana. 1988’de iyice hizaya girdik. İleride, kendi hayatımızda bizi bekleyen sürprizler arasında ciddi yön değişiklikleri olamaz artık; yön belli, başarılı olup olmayacağımızı düşünebiliriz ancak. Alternatif ise sadece kopuş, “give up”.

Nokta: “Mütareke Yılları”, son zamanlarda ortaya çıkan ürünlere bakılacak olursa, cesur bir albüm. Bu sizden mi kaynaklanıyor?

Ateşer: Cesur biri değilim. Fakat yaptığım müzikte, boyumdan büyük işlere kalkışmak isterim. Bu, benim kendime yakıştırdığım misyonla ilgili. Buradaki piyasada ite kaka bir yer edinmeyi değil, daha bir fırın ekmek yemem de gerekse, dışarıdaki boyutlarda ve kurallarda süregelen bir arayışa katılmayı tercih ederim. Türkiye’deki durum ortada. Mekanizmaları oturmamış bir alanda, çok fazla efor sarf ederek, az ve kötü “feed-back” alarak, en önemlisi rekabet edecek bir şey bulamayarak ürün vermeye çalışıyoruz. Hem tembelliğimizi aşmak hem de kendi motivasyonumuzu yaratmak durumundayız.

Nokta: İnsanın aklına albümdeki “Potansiyel Var Tesis Yok” parçası geliyor ister istemez…

Ateşer: Bu da bir komiklik tabii. Kullanışımdan bu lafa pek inanmadığım ortaya çıkıyor. Zaten eksik olan şey, gerçekten de inanç. Hayatımız, “adamlar yapmış” demekle geçiyor. Aynı düzeyde cesur, fakat dayanağı ve referansı sadece kendisi olan ürünlerin hiç şansı yok burada. Ya “o adamların” yaptığının kötü bir taklidine, ya da sıradanın sıradanı, hiçbir parıltısı olmayan bir şeyin emniyetine sığınılıyor. Bunu son zamanlarda içinde bulunduğum reklam sektöründe iyice hissettim. Bir fikir atmak için önce dışarıda yapılmış bir film ya da ilandan vize almak gerekiyor. Yaratıcı olması gereken yerlerdeki insanların kafalarındaki küçük devlet daireleri, beni asıllarından daha çok korkutuyor.

Bir fikir atmak için önce dışarıda yapılmış bir şeyden vize almak gerekiyor. Yaratıcı olması gereken yerlerdeki insanların kafalarındaki küçük devlet daireleri, beni asıllarından daha çok korkutuyor.

Nokta: Bir de madalyonun tersi var. Sanki artık müzik “dinlenmiyor”. Müziğe ayrılan bir “çıplak zaman’dan söz edemiyoruz. Bütün bu çeşitliliğe rağmen sanki asıl olan “fon müziği”.

Ateşer: Galiba artık bütün dünyada kafa karıştırıcı müzik türlerine karşı pasif bir direniş var. İnsanların beklediği şey, hayatlarını arkadan itecek bir ritim. Bu aslında müziğe ve müzisyenlere çaktırmadan yapılan bir tür “köpek muamelesi”. Dinleyici, müzisyenlere adeta “uzatmada, çalkalanmama yardım et’ diyor. Müzisyenler ise onlara “istediğin buysa al, parasını rica edeyim” diye yanıtlıyor. Hafiflik, çok gelişmiş tekniklerle paketlenip satılıyor. Tracy Chapman’ın şarkıları, aslında ait oldukları yirmi yıl öncesinin tekniği ve düzenlemeleriyle kaydedilip sunulsaydı, o kaseti kimse üç defadan fazla dinleyemezdi. Modern düzenleme anlayışı ve çok iyi müzisyenlerin kafa karıştırmayan dozda çaldıkları pırıl pırıl altyapı, plağa milyonlar sattırıyor.

Nokta: Peki bu sadece “müzik endüstrisi’nin üretimi için mi geçerli?

Ateşer: Hayır. Bugün “popüler olan” böyle yapmak zorunda. Tracy Chapman da yeni Türkü de albümlerine birer reggae parçası koyuyorlarsa, bu tesadüf değil. Hemen belirteyim, ben de kendi müziğimde bu etkilenmelerden uzak kalabildiğimi söyleyemem.

Nokta: Artık hiçbir şey yerli yerinde değil. İnsan hayatında yaşanabilecek en yıkıcı durumları ifade eden bir şarkının orta yerinde, hiç yeri ve hakkı olmayan, gayet sulu bir sürprizle karşılaşabiliyorsunuz. Üstelik herkes, rahatsız olmadan dinliyor. Karşılıklı bir sahtekârlık mi söz konusu?

Ateşer: Sahtekârlık diz boyu. Ama bunun için de her şey hazır. Yemek yerken bir yandan Haberler’e bakıp, Beyrut’taki çatışmanın burnunun dibine girip çıkıyoruz. Daha küçüklerimiz nasıl âşık olunacağını, çıkma teklifinin nasıl reddedileceğini dizilerden öğrenip uygulamaya koyuyor. Bir konserde slow parça sırasında çakmak yakmak gerektiği konusunda gizli bir anlaşma yapılmış durumda. Tabii bir de modalar… Türkiye’de çok “moda” bir ortam var.

Nokta: Caz da dahil mi buna?

Ateşer: Demin sözünü ettiğim pasif direnişin, şu anda buradaki temsilcisi, gariptir ama, caz. Caz da içkimize eşlik ediyor, muhabbetimize pek fazla musallat olmuyor. Ama tipik bir Beyoğlu meyhanesi olan Yakup’ta, bir öğle yemeği sırasında, sırayla John McLaughlin, Zülfü Livaneli ve Ornette Coleman dinleyince, ister istemez çileden çıkıyorum. Çünkü biliyorum ki vefasız bir moda bu. İki-üç yıl sonra mesela eskrim, cazın yerini alabilir ve çoğu arkadaşım olan caz müzisyenleri, çalacak bar bulmakta güçlük çekebilir. Erdir ZAT

“İstemeyerek” ve Serdar Ateşer. “İnsan Hakları Yarın Değil Şimdi” konserinde onu dinleyenler, bu şarkıya takılıp kaldı. Ateşer’in sözlü parçalardan oluşan ikinci albümünde bu şarkı da yer alacak

NOKTA 10 ARALIK 1989