Pazartesi, Eylül 14, 2026

ÇAĞLAN TEKİL: HANCI -ZAMANIN HERHANGİ BİR YERİNDE…

Çağlan TEKİL | Ağrı Kesici 2005 (fanzin)’den

Tezgah Cafe. Bir akşam Burcu, ben, Punk Levent filan oturuyoruz, İblis Şeref damladı masaya. Göğüs bölgesini makineye kaptırdı, dikişli dikişli duruyor öyle. İyiye gidiyor durumu ama gene de içki yasak ona. E içki içmeyince de muhabbeti süper. Eski adamlardan açıldı muhabbet, alfabetik sırayla olmasa da bir şekilde sırayla geçiyoruz isimleri. Saxon Emre’ye geldi sıra.”

Çok şaşırtır beni ’80’ler. Ne kadar güçlü bir moda dalgasıymış ki bu yıllarda yaşanan, herkesi yoldan çıkarmış. Her dalda da etkisini göstermiş. Diğer on yıllara baktığınızda benzerini geçtim, yakınından geçenini bile bulamazsınız. Herkese tükürdüğünü yalatır, tükürmeyeni de tükürtür yıllardır bunlar. İlk yıllarda etkisini tam gösterememiş, büyük ihtimalle insanlar ’70’ler devam ediyor sanmıştır, ama ortalarına gelindiğinde herkese bir haller olmuştur. Mesela okula giderken bildiğimiz şetland baklava desenli kazağı pantolon içine sokardık biz. Çizme alırdık, pantolon paçalarını içine sokardık. Taşlanmış kotlarımız vardı, dizini filan yırtardık bir dönem; yırtık kot modası hesabı.

taktım işin. ’80’lerin popu güzeldir, hoştur. Pop piyasasında o yıllarda klavye, gitar gibi boyna asılır hale gelmişti mesela. İlk başlarda Modern Talking’den Thomas Anders’de vardı, sonra sırf vokale geçti ama kendisi. Tüm Alman pop grupları bu boyna klavye asma modasına takıldılar bir dönem. Sandra “Maria Magdalena” adlı ilk hitinde erkek geri vokali basçısına yaptırmıştı, ama ikinci hiti “In The Heat Of The Night“taki erkek geri vokali belli ki hak geçmesin diye klavyecisine verdi (!). Petek davul ziki çıktı başımıza bir de. Böyle hafif ekolu bir tonu vardı, hem ses, hem de görüntü olarak iğrençti. ’90’larda bile az yer kaplıyor diye stüdyoların gözdesiydi bu davul. Pentagram’ın “Trail Blazer” albümü de bu petek davulla kaydedildi Stüdyo Sound’da mesela. Bas gitar ve gitarların kulak bölümünün olmaması da pek modaydı o yıllarda. O zamanlar için bile abuk bir görüntüydü. ’60’larda başlamış bir grup var; Jefferson Airplane. Adına aşina olmamanız imkansız. Dünyalar güzeli vokalistleri Grace Slick’i bilmeyen olabilir belki ama Jim Carrey’nin “Cable Guy” filminde karaoke yaptığı “Somebody To Love” mutlaka biliyorsunuzdur. O şarkının asıl sahibi bunlar. Daha çok “White Rabbit” ile tanınırlar bizim çevrede hem sakat sözleri, hem de In The Woods tarafından coverlanmış olmasından dolayı. Jefferson Airplane adını ’70’li yılların ortasında Jefferson Starship olarak değiştirdi. ’80’lerin ortasında ise bir iki eleman değişti diye Starship adıyla yeni bir hal aldı. “We Built This City” ve “Nothing’s Gonna Stop Us Now” en bilinen şarkılarıdır. Giyimleri iğrenç ötesidir. Bakınca bunların bir zamanlar savaş karşıtı, uyuşturucu ve cinsel özgürlük yanlısı sözler yazan Jefferson Airplane olduğuna inanmak güçtür. Acid çakıp, psychedelic müzik yapan bu San Franciscolu grup bile ’80’lerin iğrenç modasına ve sounduna karşı koyamayıp değişmiştir.

İlk dönem Queen albümlerinin içinde “no synth” yazar. Akılları sıra ’80’lerin başında popüler olan syntheziser olayına karşılardır. Maiden da aynı yoldan gider. Göğsünü gere gere “Piece Of Mind” (1983) albümünün içine “no synth” ibaresini koymuştur Maiden. Ancak Queen 1984 tarihli “The Works” ve Iron Maiden da 1986 tarihli “Somewhere In Time” albümünde synth kullanır. Her ikisi de bugüne dek soundlarından klavyeyi eksik etmezler. ’80’ler gene yapacağını yapmıştır. Amerikalı gruplar deri ceket ve strecth kot altı nike air force giyerken, Iron Maiden, Judas Priest, Def Leppard ve Saxon gibi İngiliz gruplar renkli taytlarla karizmayı yerle bir ederler.

Her şeyin moda halini alması ne şaşırtıcı ama. İngiliz müzisyenler 1984 yılında asla kendilerinden saymadıkları Boomtown Rats grubunun vokalisti Bob Geldof‘un önderliğinde Afrika’daki açlar yararına “Do They Know It’s Christmas” şarkısını yaptı ya; Amerika da Michael Jackson ve Lionel Richie önderliğinde “We Are The World” ile cevap verdi bu oluşuma. Ronnie James Dio ve Vivian Campbell’in “Biz de insanız” deyip hadiseye “Hear N’Aid adı ve “Stars” şarkısıyla katılması da enteresandır. Şimdi yazının burasında alakaya bira demliyorum. Bizim metalcilerden, aslında sadece metalcilerden değil, herkesten sakındığımız bir yer var; Tezgah Cafe. Bir akşam Burcu, ben, Punk Levent filan oturuyoruz, İblis Şeref damladı masaya. Göğüs bölgesini makineye kaptırdı, dikişli dikişli duruyor öyle. İyiye gidiyor durumu ama gene de içki yasak ona. E içki içmeyince de muhabbeti süper. Eski adamlardan açıldı muhabbet, alfabetik sırayla olmasa da bir şekilde sırayla geçiyoruz isimleri. Saxon Emre’ye geldi sıra. Şeref başladı anlatmaya: “Ne garip adamdı yaa. Konserlerde kavga ederdi filan, çoğu konserde dışarı atılırdı, şimdi İngiltere’deymiş. Biz gülüyoruz tabii, Şeref’in bizzat kendisi sanki farklıymış gibi anlatmaz mı Emre’nin yaptıklarını? Süper adamdır zaten Şeref, Taksim’de Blues Festivali’nde iki grup arasında sahneye çıkmış ve “Bütün Bluescuları s…m” demiştir. Eski Kemancı’daki muhabbetimizde “Herkes dışarı böğürüyor, ben içe doğru vokal tarzı buldum, adı da Taşlar” repliğini unutamam. Sonra içti birayı, boş bardağın içinde içe doğru vokal yaptı, yetmedi, kırdı bardağı, kolunu boydan boya kesti. İşte kolundaki iz o geceden kalma. Bizim Graveyard Rasim de masadaydı. Sonradan Kuaför Cengiz olan grubun solisti yani. O da aynı hareketi yaptı, kesti kolunu boydan boya. Sonra onu hastaneye götürdük, dikiş attırdık ama Şeref kabul etmedi. Sonraki aylarda kolu sık sık açılmaya, kanamaya başladı Şeref’in. Death metali dinlemez, yaşar Şeref. Süper adamdır, hastasıyız… Dorock’ta Ferruh‘un “Hay a.k., nerden bulaştık lan biz bu işe? Metal hayatımızı mahfetti dimi? Ama süper de bi yandan, ulan var mı böyle müzik” konuşması sürerken, ben de loser görünümlü olup aslında gönüllerin şampiyonu olan bizlere bakıyordum. Evet lan, biz kazandık. Yanımızda süper manitalar yok, iki pantolonu değiştirip değiştirip giymekteyiz yokluktan ama müzik öyle bir güç ki hayatımızda a.k., hayat umurumuzda değil. Yanımızda “Ay tırnağım kırıldı”, “makyaj tazeleyip geleyim”, “bu bana yakıştı mı?” şeklinde konuşan kızlar değil, Burcu var. Kendisiyle Judas Priest muhabbeti yapıyoruz, tırnak mı kalır makyaj mı? Tam o sırada yan masada kızlara yazan iki tanıdık arkadaşın kızlar masadan kalkıp giderken arkalarından ettikleri “Ulan taksiyle geldik, el arabasıyla dönüyoruz iyi mi?” lafı var ki, 3 gün boyunca aklıma geldikçe güldüm. “Asıl el arabasıyla dönen onlar oldu, sıkmayın canınızı” demek istedim ama olmadı, o anda WASP çalmaya başladı çünkü.

Punk Levent’in hakkında uzun süredir “Glam Levent olsa ya artık bunun adı!” şeklinde düşünmekteyiz. Nikki ismini kullanan, glam giyinen ve dinleyen adama neden hala punk denir bilinmez. Yıllar önce Hazy Hill gitaristi Zafer’in Galata Köprüsü’nün üzerindeyken “Biz şimdi karşıya mı geçmiş olduk?” demesi geldi şimdi aklıma. Adam Asya ile Avrupa’yı bağlayan köprü hakkında yanlış bilgilere sahip belli ki. Belki de hala öyledir “Hihi evet öyle, cin gibisin valla” demiştik çünkü. Dr.Skull’ın Alper’i İstanbul’a nadir gelirdi, birinde de konuğum oldu. Onu da götürdüm Galata Köprüsü’ne. Kemancı’yı gördü, şok geçirdi. Döndü şarkı yazdı, bir dizesi “Köprünün ayakları gibi sallanırdı yarınlar” gibi bir şeydi. Thmb.org‘un forumuna bakıyorum ama katılmıyorum. Dr.Skull topiğinde punk sevmezlerin Dr.Skull sevmesi gülümsememe yol açtı. Hayallerini yıkmak istemem ama Dr.Skull “Pistols meets Maiden”dır. Metalden çok punk severler zaten. “Hershey Yolunda” albümlerinde “Elim Cebimde” şarkısı bizzat Sex Pistols’in “Friggin In The Riggin”idir.

Radical Noise çekti bi de şimdi canım. Albümünü dinlemek değil ama, kanlı canlı seyretmek. Albümü her daim dinlemedeyiz zaten. Beşli efsane kadrosuyla toplanıp bir konser yapsalar. Herkes secde etse önünde. Bir de Hasret vardı ulan eskiden. Taş gibi gruptu. “Sahi ne oldu onlara”?